Ana içeriğe atla

it must be heaven - elia suleiman


bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur.
imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :)
film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerleri” bunu fazlasıyla garipsiyor.
renkler, kareler, açılar çok içten. çoğu zaman kamerayı karakterin, yani kendi gözlerinin ortasına koymuş elia suleiman. hiçbir şeyi yüzüme vurmadan yavaşça aklıma yerleştirdi, tokat yemeden bazı gerçekleri fark etmenin nadir gerçekleştiğini düşünüyorum ve teşekkür ediyorum yönetmene ayrıca. ara sıra kahkahalarla gülüp sık sık gülümsedim izlerken, ağlanacak hallere.
 filmde çok etkilendiğim sahnelerden birinden bahsedeyim: yanılmıyorsam fransa’daydı, karakterimiz taksiye biner. taksiciyle nerelisin muhabbeti edilir. ayrıca bu sahne karakterimizin sesini duyduğumuz nadide sahnelerdendir. adamımız filistinli olduğunu söyleyince taksici heyecanla eşini arar. “ne oldu tahmin bile edemezsin, arabama filistinli biri bindi” minvalinde coşkulu coşkulu anlatır. karakterimiz sakin sakin olayları izler, ki bence taksicinin bu hareketine anlam veremez.
alın size kara komik dehşet işte. filistin diye bir vatan var ama nasıl göz ardı edilmişse artık oraya ait bir şey görünce nadir eser bulmuşçasına heyecanlanabiliyoruz. haksız da sayılmayız. çünkü filistinliler artık amerikalı, filistinliler artık fransalı, filistinliler artık türkiyeli. ama kesinlikle amerikan, fransız ya da türk değiller. umarım olmazlar, olmak zorunda kalmazlar. çünkü bir yerde yaşıyor olmak sadece coğrafyaya dair bir mesele fakat yozlaşmak, “başka”yı benimsemek apayrı.
 filistin diye bir yer vardı, hâlâ var. hep olsun isterim.  

Yorumlar

  1. Çok güzel bir yazı olmuş, eline sağlık

    YanıtlaSil
  2. güzel başlangıç. vazgeçme. yolun açık olsun...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. gittiği yere kadar ayaktayız! teşekkürler :)

      Sil
  3. Gitmek istemeyip gidemediğim bir filmdi. Çok güzel anlatılmış o değerli düşünceler :) Sakın bırakayım deme, dört gözle bekliyorum yazılarını <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ediyorum didem :) bir gün mutlaka izlemelisin

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...