bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu. bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...
her bir diyalogu teker teker saatlerce tartışılabilir filmler bulmak kolay olmuyor. o yüzden bu filmi önüme çıkaran internet sitelerine ve şiddetle öneren arkadaşıma teşekkürle başlayayım. her şeyden önce, filmimizin bir fransız filmi olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. bu adamlar aşk, tutku, şarap, estetik -liste uzatılabilir- işlerini filmlerinde oldukça ciddiye alıyor. bütün bunların yanında bu filmle ilgili konuşmak istediklerim daha çok insani duygular üzerine olacak gibi, şimdiden uyarmalıyım. filmin henüz ilk on beş dakikasında kulağımıza çok iyi bildiğinizi yahut aşina olduğunuzu düşündüğüm piyano notaları çalınıyor. siyah beyaz bir fransız filmine piyanodan daha çok yakışan pek az şey vardır diye düşünüyorum. adamımız alain, bir zamanlar içkiye olan düşkünlüğünden ötürü şimdilerde bir tedavi merkezinde bulunuyor. doktoru ve yakın çevresinin iyileştiğine dair ısrarına rağmen orada kalmaya de...