Ana içeriğe atla

1917 - sam mendes

savaşın çıplak gerçekliği. kan, ceset, kaos, bunalım. zaaf, özlem, cesaret, ölüm. 


abartılı muharebe  sahnelerinden, bir kahramanı cilalayıp göze sokmaktan uzak, gerek renk gerek grafik olarak görsel şölen sergileyen bir film. bu açılardan bakıldığında mütevazi olduğu kadar iddialı olduğunu düşünüyorum. 


filmin görsel boyutlarını ballandıra ballandıra anlatıp baymak istemiyorum, beğendiğimi belirtmekle yetineyim, biraz figüranlara değineyim. genel algımıza paralel olarak figüranları silik, “öylesine” karakterler olarak görmeye alışmışız. o sebepten olsa gerek, figüranların rollerini ciddiye almaları şaşırttı ve hoşuma gitti. o zavallılığı, cephe arkasını “gavur gözüyle” görmek de farklı bir deneyim oldu. her ne kadar tarihî gerçeklikleri çarpıtılmışsa da olayın bu boyutuyla gerçekten hiç ilgilenmiyorum. zaten dosdoğru tarih öğrenmek için dizi/film izlemeyi de hiç mantıklı bulmuyorum. kurgu gerektiren işler her zaman çarpıtır, işin doğası bu. 


bir tarafta umarsızlar, bir tarafta heyecanlı delikanlılar. madalya hayalleri kuranların yanında susadığı için aldığı madalyayı bir fransız’la bir şişe şaraba takas edenler. kesilen taze kiraz dalları, ardından nehre serpilmiş çiçekleri… burada “bir ölüp bin dirilme” metaforu olduğunu düşünüyorum. kahramanlarımız blake ve sco kesilmiş kiraz ağaçlarının bulunduğu bölgeden geçerken sco kirazların yok olup gittiğini düşünürken blake ona “her bir tohumdan tekrar büyüyeceklerini” anlatıyor. savaşlarda da henüz hayatının ilkbaharında binlerce gencin “kahramanlar ölür yurdu yaşatmak için” düsturuyla dimdik yürüdüğünü bildiğimiz yahut farz ettiğimiz için bu sahneden böyle bir anlam çıkarttım. belki de yönetmenin böyle bir mesaj verme amacı yoktu ama umrumda mı? asla. :) biz alacağımızı alıp yolumuza bakalım.


bir parantez de gönüllerin sherlock’u benedict amcamıza açalım. oyuncu kadrosunda görünce film boyu nerede karşımıza çıkacak diye bekleyip durduk. sonunda 3-5 dakikalık sahnesiyle hem iki cümlede durumu özetledi, hem de harika aksanından nasiplenmiş olduk. “umut çok tehlikeli bir şey” dedi amcamız. insanlık olarak bunu defalarca tecrübe ettik fakat arada hatırlamanın çok faydası oluyor. rütbesiz onbaşıya bir de küçük bir uyarıda bulunuyor: “savaş ne zaman bitebilir biliyor musun? ancak tek kişi kaldığında.” bunun üzerine sco, üzerindeki emanetten kurtularak film boyunca ağzını açıp tek kelime etmediği ailesine dair bir iki ipucu veriyor bizlere, ve perdeler kapanıyor. 

herkesin mutlaka izleyip görmesi gereken bir film olduğunu düşünmüyorum ama beklentimi fazlasıyla karşıladığını söyleyebilirim. aşırı romantik, kahramancı, destansı filmler her ne kadar toplumların yüreğini hoplatsa da derdini böyle sakin ve iddialı bir şekilde anlatan filmlerden yanayım her zaman. teşekkürler batılı abiler, sinemanızın güncel nadir kaliteli örneklerinden birini vermişsiniz. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...