orta doğu’dan başlamışken “incendies” ile devam etmek
istedim. nasıl ifade edeceğim hissettiklerimi bilmiyorum. açıkçası izleyen hiç kimsenin
hissettiklerini yeterince aktarabileceğini düşünmüyorum. bolca yara, bolca acı,
bolca hakikat. en önemlisi bolca cesaret, gerçekle yüzleşme cesareti.
filmi türkçeye “içimdeki yangın” diye çevirmişler. bence
isabet olmuş. fransa’dan lübnan’a iki kardeşin annelerinin vasiyetinden
hareketle iki farklı arayış için yola çıkmasıyla başlıyor film fakat hikaye
epey öncesine dayanıyor. hikayeyi anlatmaktan yana değilim, herkesin bizzat
izleyerek tanık olmasını isterim. naçizane filmi çok geç saatlerde izlememenizi
tavsiye ederim, uykunuzdan olmanızı istemem.
bir kadının bir ömre bu kadar acı sığdırmasını, bu yükü tek
başına omuzlamasını ağzım açık izledim. kadının bu kadar güçlü olmasıyla gurur
duydum desem büyük yalan söylemiş olurum. kadının yaşadığı travmalardan sonra
bence güçlü karşılamasının pek bir önemi kalmadı. gel gelelim bunları atlatmak
kadar mahirane olan bir diğer şey bir sırrı uzun süre saklayabilmek, o kadar ki
ilanını ölümünden sonraya ertelemek ve bu yükle çocuklarını baş başa bırakmak.
annelerinin gücünden ve cesaretinden konuşurken
kardeşlerinkini es geçmemek lazım. aradan uzun yıllar geçmiş, hayatları belki
de bir yola girmiş iki insan, ani bir mektup, ani bir yolculuk. ardından uzun
arayışlar sonucu acımasız gerçekler ve farklı arayışlarda iki kardeşin
yollarının akıl almaz tesadüflerde birleşmesi.
acının edebiyatının yapılmasını pek sevmem. acının herhangi
bir sanat dalına alet edilmesinden pek hoşlanmam ama bu film algılarımı sarstı.
çünkü acı bu filme kelimenin tam anlamıyla “cuk” oturuyor. her şeyden ağır
basıyor, bütün umudu ezip geçiyor. ayrıca gayet somut bir acı bu, izleyen
herkesin yüreğine bir yumruk olup oturacak bir acı.
içinde acı geçmeyen cümleler yazabilmek isterdim, olmadı.
sanki bu filme acı konu olmamış da acının filmini çekelim deyip yapmışlar
filmi. diyecek başka şey bulamıyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder