Ana içeriğe atla

incendies - denis villeneuve


orta doğu’dan başlamışken “incendies” ile devam etmek istedim. nasıl ifade edeceğim hissettiklerimi bilmiyorum. açıkçası izleyen hiç kimsenin hissettiklerini yeterince aktarabileceğini düşünmüyorum. bolca yara, bolca acı, bolca hakikat. en önemlisi bolca cesaret, gerçekle yüzleşme cesareti.
filmi türkçeye “içimdeki yangın” diye çevirmişler. bence isabet olmuş. fransa’dan lübnan’a iki kardeşin annelerinin vasiyetinden hareketle iki farklı arayış için yola çıkmasıyla başlıyor film fakat hikaye epey öncesine dayanıyor. hikayeyi anlatmaktan yana değilim, herkesin bizzat izleyerek tanık olmasını isterim. naçizane filmi çok geç saatlerde izlememenizi tavsiye ederim, uykunuzdan olmanızı istemem.
bir kadının bir ömre bu kadar acı sığdırmasını, bu yükü tek başına omuzlamasını ağzım açık izledim. kadının bu kadar güçlü olmasıyla gurur duydum desem büyük yalan söylemiş olurum. kadının yaşadığı travmalardan sonra bence güçlü karşılamasının pek bir önemi kalmadı. gel gelelim bunları atlatmak kadar mahirane olan bir diğer şey bir sırrı uzun süre saklayabilmek, o kadar ki ilanını ölümünden sonraya ertelemek ve bu yükle çocuklarını baş başa bırakmak.
annelerinin gücünden ve cesaretinden konuşurken kardeşlerinkini es geçmemek lazım. aradan uzun yıllar geçmiş, hayatları belki de bir yola girmiş iki insan, ani bir mektup, ani bir yolculuk. ardından uzun arayışlar sonucu acımasız gerçekler ve farklı arayışlarda iki kardeşin yollarının akıl almaz tesadüflerde birleşmesi.
acının edebiyatının yapılmasını pek sevmem. acının herhangi bir sanat dalına alet edilmesinden pek hoşlanmam ama bu film algılarımı sarstı. çünkü acı bu filme kelimenin tam anlamıyla “cuk” oturuyor. her şeyden ağır basıyor, bütün umudu ezip geçiyor. ayrıca gayet somut bir acı bu, izleyen herkesin yüreğine bir yumruk olup oturacak bir acı.
içinde acı geçmeyen cümleler yazabilmek isterdim, olmadı. sanki bu filme acı konu olmamış da acının filmini çekelim deyip yapmışlar filmi. diyecek başka şey bulamıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...