Ana içeriğe atla

dilsiz - murat pay


aynalar, panolardaki ayrıntılar, hayranlık duyduğum insanlar, musiki ve geleneksel sanatlarla dolu, dopdolu bir film izledim dün gece. uzun zamandır izlemeye niyetliydim zaten, vizyondayken de teşebbüs ettim fakat kısmet olmamıştı. hiç vakit kaybetmeden başta saydıklarım hakkında tek tek yazmak istiyorum. hislerim taze olduğu için bu yazı biraz uzun olabilir. :)
film izlerken görüntüye sık sık odaklanmak sinematografiye merak sardığım zamanlardan kalma bir alışkanlık. bundan zevk aldığımı itiraf edebilirim. aynaları görünce de hemen kafama not ettim bahsetmek üzere. bir filmde ayna kullanılarak yapılmış bir kamera oyunu görmek beni çok heyecanlandırıyor. aynaların görüntüyü ve o esnada yaşanan olayı daha etkili kıldığını düşünüyorum.
panolardaki ayrıntılardan kastım da şuydu: bir sahnede selma ve sami sanıyorum eminönü otobüs duraklarındalar. durağın kenarındaki reklam panosunda ise ahmet uluçay’ın röportajlarından oluşan kitabın reklamını görüyoruz :) kitabın yönetmen murat pay için de önemli yeri olduğunu biliyorum, o yüzden çok şık bir hareket olmuş.
hayranlık duyduğum insanlara gelecek olursak, başta murat pay –ama ona ayrıca değineceğim- mim kemal öke ve sedat anar’dan bahsedeceğim kısaca. mim kemal öke de sedat anar da baktığınızda oyuncu olarak sivrilmiş isimler değil o yüzden oyunculukları hakkında yazmayacağım.
mim kemal öke, çok geç tanıdığım ve birebir tanışmak için can attığım insanlardan. kısa bir google turu yaparsanız hakkında biraz bilgi edinebilirsiniz zira biyografisine girecek olursam çıkamam. mim kemal öke’yi benim için bu kadar ilham kaynağı kılan şey çağı kendisine ayak uydurtmuş olması. böyle bir ifadenin tabiri caiz midir bilemiyorum. baktığımda yirmi birinci yüzyıla yakışan bir isim olduğunu düşünüyorum fakat bunu çağa ayak uydurarak değil, çağı kendine uydurarak sürdürüyor olduğu kanaatindeyim. elbette yanılma payım var, çünkü dediğim gibi yakından ya da birebir tanımıyorum, maalesef :)
sedat anar’a gelecek olursak, aslında filmde sadece iki kere, sokak müzisyeni olarak görüyoruz onu. konuk oyuncu kategorisinde sayılabilir. fakat ondan bahsetme fırsatı bulmuşken es geçmek istemedim. sedat anar’ı lise ikide sınıfta bir hocam “tanıyor musunuz” diye sorduğunda googleladıktan sonra tanımaya ve dinlemeye başladım. aynı yıl aynı hocam sayesinde birebir tanışma imkanım da o oldu ve o zamandan beri sevdiğim ve konserlerini neredeyse hiç kaçırmadığım bir ağabeyimdir. edebi geleneğimizin önemli isimlerinin şiirlerini santuruyla besteliyor, tanımıyorsanız acilen tanımanızı tavsiye ederim. gerçi benim bloğumu okuyan herkes tanıyordur diye tahmin ediyorum. müzik kariyerinde sokaklarda müzik yaparak başlamış, o yüzden filmde de bu rol tam oturmuş. eminim rol yapma ihtiyacı duymamış ve herhangi bir zorluk yaşamamıştır. :)
filmimiz hat sanatı üzerinden işliyor hikayesini. ustanın öğrencisine filmdeki olaylar doğrultusunda davranışlarının nasıl şekillendiğini gördükten sonra geleneksel sanatlar söz konusu olunca sık sık duyduğum bir cümleyi fısıldadım kendime: aşk olmadan meşk olmaz. tabii buradaki aşk, önceki yazımda varlığıyla ilgili şüphelerimin olduğunu söylediğim aşk değil. buradaki aşkın varlığını sorgularsam imanımdan olurum sanırım. bu konunun filmde nasıl işlendiği konusuna girecek olursam bütün hikayeye değinmem gerekir, o yüzden yapmayacağım. fakat şu kadarını söyleyebilirim ki filmdeki diyaloglar, cümleler özenle seçilmiş. defterinize unutmamak üzere yazmak isteyeceğiniz cümleler olabilir. filmin geneline işlemiş olan “apaçık göstermek yerine sezdirmek” ile ilgili de ufak bir diyalogla karşılaşabilirsiniz.
son bir parantez olarak murat pay’dan bahsetmek istiyorum. onunla tanışma hikayem de yine liseden başka bir hocam sayesinde olmuştu. ahmet uluçay’dan bahsettiğimiz bir program düzenleyip ağırlamıştık yönetmenimizi. ahmet uluçay benim için çok ayrı bir yerde durduğu için direkt kanım ısınmıştı. sonra merak edip filmlerinden “maşuk’un nefesi”ni izlemiştim. dilsiz’in tarzı da, konuyu işleyiş biçimi de bana hep o filmi hatırlattı. bence bu bir yönetmen için çok değerli bir şey, bir tarz oturtabilmiş. “özgün” diyoruz galiba terimsel olarak böylelerine. bir yönetmen için yönetmen sıfatını hak etmenin gereğinin de özgün olmak olduğunu düşünüyorum, belki de haddimi aşarak. ama zaten bu blog işleri haddi aşma işleri, mazur görmek zorundasınız :)
dilsiz ile ilgili yazmak istediklerim bu kadardı, konuşmak istediklerim oysa çok çok fazlası. mesela dilsiz neden vardı filmde? asansör neden ilkinde bozuldu da sonrasında sıkıntı çıkarmadı? kilo mu verdi sami? kilo verdi mi bilmem ama hafiflediği kesin. izledikten sonra benim de hafiflediğim kesin. teşekkürler murat pay, “sinemamız” diyebileceğimiz filmler yaptığınız için!


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...