Ana içeriğe atla

la belle époque - nicolas bedos


la belle époque, bence her şeyden önce aşkına tutunamamış iki insanın hikayesidir. bu ikisi doğru zamanda ya da en azından doğru şartlarda tanışsalardı belki iki mutlu aşık olabileceklerdi fakat kaderin cilvesi mi diyelim, nasipte yokmuş mu diyelim, her ne dersek diyelim sevgisi karşısındakine ağır gelmiş iki mutsuz insan olarak yaşamak yazılmış onlara. maalesef bunun gayet farkında olduklarını görüyoruz filmi izlerken.
yönetmenin zekası takdire şayan, böyle fikirleri hep kıskanırım. bir şirket kurulmuş, sen sadece hangi tarihte geçtiğini söyleyip hikayeni anlatıyorsun. zamanda yolculuk yapmıyorsun ama o atmosfere geri dönme şansı yakalıyorsun. bunca emeğin karşılığı da servete mal olabiliyor elbette. ama değer mi? bence değmiş.
heyecan. buram buram heyecan ve nostalji. “kaybettiğini hatırla” düsturu. adamımız o şirkete kaybettiğini hatırlamak için başvurdu. aradığını ne kadar buldu bilemem ama bence hiç tahmin etmediği başka şeyler buldu. hayatı da kıymetli kılan bu değil midir zaten? kaybettiğimizi ararken hesapta olmayan şeyler bulmak.
filmde tek tek üzerinde durulacak çok iyi işlenmiş ikili ilişkiler olduğunu düşünüyorum, ama benim işim filmi analiz etmek olmadığı için bu işi ehline bırakıyorum. belki burada okuyup ilgisini çeken birileri olur.
izlerken sık sık gözlerimin dolduğunu ve aynı anda gülümsediğimi itiraf edebilirim. “o ana dönebilmek için nelerimi vermezdim” diyebileceği her şeyi feda ediyor adamımız. beklediği zaten yaşanmış olan mıydı yoksa artık iş başka boyutlara mı taşındı ona izleyince siz karar verirsiniz.

“keşke o ana tekrar dönebilsem” dediğimiz anlara dönmek belki o kadar zor olmayabilir. filmdeki gibi bir şirkete yapılan yatırımla epey mümkün. fakat o ana tekrar döndüğünüzde siz daha evvelki siz olmayabilirsiniz. muhatabınız da aynı şekilde. bu yüzden her ne kadar mekan, kostüm, atmosfer birebir aynı olsa da, diyalog tekrarlansa da yaşanmış olan çoktan yaşanmıştır artık. olanlar olmuştur. geçmiş, geçmiştir. “bugün” dediğimiz şey ise devamlı geçmiş olmak tehlikesinde. ne kadar sıkı tutunmaya çalışırsak çalışalım, akrep ve yelkovanı geri bükemiyoruz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...