Ana içeriğe atla

the grand budapest hotel - wes anderson

uzun zamandır buralarda yoktum. biraz iş güç, biraz tembellik derken kaliteli bir film izleyip hakkında bir şeyler yazacak bir vakit ayarlamadım. bugüne kısmetmiş.


 bu filmi beşiktaş’ta şu son iki yıldır sık uğradığım mendel’s isimli bir çikolatacı-kafedeki duvar resmiyle tanıdım. herhangi bir dekor zannetmiştim, izleyince kafenin adının da menüdeki tatlıların adlarının da nereden geldiğini anlamış oldum. 


filme gelecek olursak, ilk sahneden son sahneye kadar fikrimin değişmediği bazı konular var: renkler her zaman sıcak, masalsı ve yumuşak; hemen hemen bütün kareler tablo yapıp duvara asmalık ve müzikler filme kapılıp gitmemizde başrol oynuyor. zaten bu söylediklerim wes anderson’un diğer filmlerinde de karşımıza çıkıp yüzümüzü güldüren ögeler. yanılmıyorsam daha önceki yazılardan birinde de değinmiştim, yönetmenlerin bir üslup oturtmaları beni genel anlamda çok etkiliyor. tabii belli bir tarz üzerine yoğunlaşayım derken tekrara düşenleri bu kategorinin dışında tutuyorum. 


hikaye… hikayesi güzelse eğer bir filmin, sinematografi ikinci planda kalıyor genellikle. fakat bu film istisna konumunda. hikayemiz gerçekten etkileyici, bu konuda eyvallahımız var lakin görüntünün şiirselliğinin yanında biraz geride duruyor bana göre. ayrıca filmdeki tiplemeler, diyaloglar, olay ve sahne geçişleri de filmi mükemmel tamamlıyor. romantizm, heyecan, korku, komedi, aksiyon… bunun gibi birçok duyguyu 98 dakika gibi kısa bir sürede, üstelik bunaltmadan, yormadan veriyor yönetmenimiz. zaten ilk defa “isle of dogs” filmini izlediğimde wes anderson’a hayran kalmıştım, o zamandan beri beni hiç hayal kırıklığına uğratmayarak hayranlığıma hayranlık kattığı için gıyaben teşekkür ederim. eğer bu satırları okuyorsa…. şaka şaka. ütopik hayallere karşıyız.     


film, sonunda da belirtildiği gibi stefan zweig eserlerinden ilhamla yapılmış. şahsen zweig’ın 3-5 eserini okuduğum için bu konuda yorum yapamayacağım. ama aranızda zweig okurları varsa filmi izledikten sonra eserleriyle muhtemel bağlantısı hakkında bir iki kelam etmek isterim. şimdilik söyleneceklerin söylendiği noktadayım. yeni söylenecekler filizleninceye ve üzerine konuşmaya değer bir film izleyinceye kadar hoşçakalın. dağınık cümlelerim için şimdiden özür dilerim ama dağınık bir zihinden daha fazlasını beklememeliyiz :)   

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...