Ana içeriğe atla

le feu follet - louis malle

 her bir diyalogu teker teker saatlerce tartışılabilir filmler bulmak kolay olmuyor. o yüzden bu filmi önüme çıkaran internet sitelerine ve şiddetle öneren arkadaşıma teşekkürle başlayayım. 

    her şeyden önce, filmimizin bir fransız filmi olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. bu adamlar aşk, tutku, şarap, estetik -liste uzatılabilir- işlerini filmlerinde oldukça ciddiye alıyor. bütün bunların yanında bu filmle ilgili konuşmak istediklerim daha çok insani duygular üzerine olacak gibi, şimdiden uyarmalıyım.

 

    filmin henüz ilk on beş dakikasında kulağımıza çok iyi bildiğinizi yahut aşina olduğunuzu düşündüğüm piyano notaları çalınıyor. siyah beyaz bir fransız filmine piyanodan daha çok yakışan pek az şey vardır diye düşünüyorum.

 

    adamımız alain, bir zamanlar içkiye olan düşkünlüğünden ötürü şimdilerde bir tedavi merkezinde bulunuyor. doktoru ve yakın çevresinin iyileştiğine dair ısrarına rağmen orada kalmaya devam etmek istiyor. sebebi ise oldukça basit bir cümle ile özetliyor: “hayatla yeniden yüzleşecek kadar cesur değilim.” muhatabının tepkisizliği üzerine ekliyor: “sence korkak mıyım?” ve işte, bildiklerinin acımasızca ama oldukça olağan bir şekilde yüzüne vurulduğu cevabı alıyor: “hayır, mutsuzsun.”

mutluluğun olmama durumunun her zaman mutsuzluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine inanan biri olmama rağmen alain abimizin bu durumu hakkında yorum yapmama kararı aldım.

 

    evet alain, hayatın yavaşlığından sıkılıp hızlandırma tutkusuyla dolup taşan, fakat eski bir dostunun ifadesiyle aslında gençliğe yapışıp kalan ve yetişkinliği reddeden biri, her anlamda “çaresizce yalnız” bir beyefendi. içinde var olan hayatı idare edebiliyor, o hayat içinde bir yerlerde dik durduğu sürece.

 

    ve kadınlarımız.. lydia, dorothy, solange, eski dost duborg’un eşi, diğer bazı eski dostlar ve hepsine “rağmen” -bence alain’i anlamak söz konusu olsa buna en yakın olan arkadaşı- sergide yakaladığımız ablamız. alain, görünen o ki kendini en açık ve net şekilde onun evinde, onun çevresine ifade edebiliyor. onların anlayıp anlamamış olmasının ufacık bir önemi yok sanıyorum.

 

    adamımız, objektif olarak açıklayabileceğimiz bütün çekiciliğine rağmen onlar için bir hayalet olmayı tercih ediyor olmalı. eşinin kendinden kıtalarca uzakta onsuz mutlu bir hayat sürmesi ise pek umurunda değil gibi, en azından bir aşamadan sonra.

 

    etrafında yaşadığı küçük olaylar zinciri sürekli daha büyüğü eklenerek alain’in boğazına dayanıyor olmalı ki verdiği savaşı uzatmakta pek hevesli görünmüyor.

 

    “bir zamanların efsane alain leroy’u” bütün o muameleleri, dünyanın etrafında dönerken başını döndürmesini ve “arınmışlığının sonunun kısırlık” olmasını hak etmiş miydi?

 

    bütün sevinçlerini, acılarını, tarihleri, saatleri, bütün düzenini bir bavula tıkıp kapatacak noktaya gelene kadar neredeydiniz? “güneş gözünü acıttığı için gölgeleri savunan” kişi alain olsa da, güneşin ortalardan çekilip gölgeleri yok ettiği zamanlarda neredeydiyseniz orası hiçbir yerdi.

“….çünkü beni sevmediniz, çünkü sizi sevmedim.”

 

    her şey bir o kadar yakın, her şey bir o kadar uzak! hayat elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar yakınımızda, biz ise elimizi uzatamayacak kadar korkak ya da mutsuz olmak tarafında kalıyoruz. alkol çözüm değil, kaçıp gitmek çözüm değil, içine dönmek çözüm değil, geri dönmek değil… geçip giden yıllar ömürden. beklemek onurlu bir eylem olduğu kadar yıkıcı, asıl nokta neyin beklemeye değer olduğuna karar vermekte olsa gerek.

 

    söylemek istediğim her ne kadar bundan çok daha fazlası olsa da, bir kısmını kendime saklamak istedim. etrafımızda onlarca alain, onlarca dorotyh, onlarca solange var, biz de muhtemelen bunlardan en az biriyiz.

 

    filmin beni en çok vuran cümlelerinden biriyle bitirmek isterim, umarım okuyan herkes filmi izlemek isteği duyar. hoş aksi halde de kaybedilecek bir şey vardıysa kaybeden ben olmam ;)

 

“ben de sizin gibi girip içinde uyumak varken bir anıtın önünde uyumayı hiç komik bulmuyorum bayım.”

 

Yorumlar

  1. Gerçekten merak uyandıran bir film yorumu olmuş. Filmin büyüsü kaçmadın diye bazı yerlerini kendine bile saklamışsın. Tutkusunu kaybetmiş, adeta yaşayan ölüye dönmüş derin karakterlerden nakşediyorsun gibi geldi bana. İzleyip göreceğiz. Madem zor bulunan bir film. Film linkini de paylaşıp bizi aramadan kurtarsan olmaz mı? İzlemeye yazmaya devam et

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkürler hocam yorumlarınız için :) zor bulunan derken pek göz önünde olmamasını kastetmiştim. ben üç defa izledim her birinde farklı sitelerden izledim o yüzden şu daha iyi diyebileceğim bir site yok maalesef

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :) uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu.  bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikl...

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...