Ana içeriğe atla

eternity and a day - theo angelopoulos

bu hesabı yıllar önce, pandemi döneminin başlarında nefes alabileceğim bir alan oluşturmak niyetiyle kurmuştum. art arda yazılar ekleyip bir müddet de ayakta tutabilmiştim. iki yıldır terk ettiğim bu platforma yine nefes almak niyetiyle dönmeye karar verdim. bu süreçte buraları beş yüz küsur kişi ziyaret etmiş, bu ilgiyi neye borçluyum bilmiyorum ama teşekkür ederim. bu rakamın beni gaza getirdiğini de itiraf etmeliyim. :)

uzun zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bu yazıyı artık yazacağım. sıradaki filmimiz yunan sinemasının şairi theo angelopoulos’un “sonsuzluk ve bir gün” adlı eseri. filmi bir dersim için akademik kaygılarla izledim, ona rağmen büyülendim. bir süre gözlerimizi duvara dikip düşündüren türden bir büyü bu. 

bu film, hatta genel olarak yönetmenin bütün filmleri poetik gerçekliğiyle meşhur olmasına rağmen angelopoulos aslında ülkesinin tarihine ve travmalarına oldukça yer veren bir sanatçı. bunun yanı sıra toplumsal meseleler de belki bağırmadan ama kesinlikle bir şeyler söyleyerek kendilerine yer bulabiliyorlar. sonsuzluk ve bir gün’de de sınırlar, ev neresidir, göçmen çocuk kimdir ve eve nasıl döner, alınıp satılan bir şey midir, bütün bunlar zaman zaman çarpıcı simgelerle seyirciye sunuluyor. hepsinin arasında filmin en özel yanı bence ana karakterin arnavut çocukla olan yolculuğudur. 

diğer taraftan alexander, başkahramanımız olan şair, geçmişiyle devamlı iç içedir. gerek çocukluğundan hatırladıkları, eşinin hatıraları, gerekse kızıyla ve damadıyla olan iletişimi bize iç dünyasına dair ipuçları verir. çocuğun iç dünyası da bakışlarında, alexander’a sarılışında ve dilinden dökülen arnavutça şarkılarda okunur.

“sana elma gönderiyorum, çürüyor

sana ayva gönderiyorum, kararıyor

sana beyaz üzüm yolluyorum, hepsi yolda bozulmuş

sana gözyaşlarımı yolluyorum…”

burada kesiliyor çocuğun şarkısı. aradan biraz zaman sonra öldürülen bir kader arkadaşının eşyalarının yanı başında “ey selim, ne yazık ki bu akşam bizimle gelemeyeceksin. keşke bize limanları anlatabilsen, ve bu koca dünyayı.” dediğinde ise benim için şarkı tamamlanmıştı. 

bir de otobüsteki sahnelerden bahsetmek istiyorum. angelopoulos bize alexander ve çocuğun toplu taşıma macerasını bir-iki açıdan, diğer yolcuları da odağına alarak gösterir. kimi zaman genç aşıklar, kimi zaman hayali olup olmadığı konusunda hiç emin olamadığım şair abimiz, kimi zaman da müzisyenler bizimkilerin dikkatlerini üzerine çeker. ilk defa “yarın ne kadar uzun” diye burada şaire sorar alexander, fakat yanıtsız kalır. bu cevabı ancak filmin sonlarında bir sahil sahnesinde orkestra eşliğinde eşiyle dans ederken alabilecektir.

+yarın nedir anna?

sana bir keresinde “yarın ne kadar uzun?” diye sordum ve sen de…

-sonsuzluk ve bir gün.

anna’nın ardından bakakalan alexander bu yazıyı da sonlandıracak olan o cümleyi söyler ve benim gözlerimi duvara sabitler:

“her şey gerçek, her şey bekliyor gerçeği.


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

it must be heaven - elia suleiman

“ bir orta doğu kara komedisi”. böyle tanımlamış tanımlayıcılar. ben tanımlamalardan bağımsız izlemiştim. izlemeden önce bildiğim tek şey filistin’e dair bir şeyler bulacağımdı. bulmak ve bilmek arasında hatırladım ki filistin bizim garip komşumuzun garip çocuğudur. imgelerden çok etkilendiğimi söylemeliyim ama elbette hepsini tıkır tıkır çözemedim. hatta anladıklarımı yanlış anlamış olmam da epey muhtemel. izlerken çıkar çıkmaz popüler film yorumlama sitelerine göz atmayı düşünmüştüm ama sonra yapmadım. anladığım yanıma kârdır. iyi ki de bakmamışım. o zaman şu an başkasının ağzından konuşuyor olabilirdim. :) film üç yerde geçiyor: filistin, paris, new york. şehirler değişiyor ama adamımız hep aynı duruşla bakıyor olaylara. karakterimiz çok yaşam dolu biri bence ama dışa vurmak konusunda pek becerikli değil. bir çocuk şaşkınlığı hep gözlerine oturmuş. o hayret filmin havasına çok yakışmış. dünyaya bakışı, insanlara, olaylara bakışında hep o hayreti görebiliyoruz. elbette “diğerle...

marriage story - noah baumbach

günlerdir buralara uğramadım. bomboş vaktim varken değil, genelde işlerim varken böyle şeyleri araya sıkıştırmayı seviyorum çünkü. seviyorum demeyeyim de, öyle alışmışım. ama tembellik etmedim, bu filme dair ne yazacağımı biriktirdim hep kafamda. buyurunuz. marriage story, izlediğim en gerçekçi filmlerden biriydi. bu kadar az kişiye odaklanmasına rağmen karakterlerin bana iyi geçtiğini düşünüyorum. özellikle ilk sahnelerdeki detaylar, iki insanın birbirini ne kadar iyi tanıdığını gayet açık ifade ederek ideal evlilik formülünü veriyordu. herhalde insan kendini kendinden iyi tanıyan biriyle pekâlâ geçinebilirdi. geçinmeliydi. filmden bunu bekledim, sonuna kadar bekledim. umduğum bir son değildi açıkçası, ama hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyemem. eksikti sadece. bir şeyler eksikti. her şey son derece normaldi, buna bozulmuş olabilirim. dedim ya, realist işte. bir evlilik hikayesi izledik, bir evlilik masalı, evlilik efsanesi değil. filmi izlerken açık açık taraf tuttum. erkeğ...